‘DANSÖZÜN HİKÂYESİ GÖVDESİDİR ÇÜNKÜ’

Sezonun fısıltı gazetesi ile gitgide yükselen yıldızı ‘Dansöz’ü, Sezen Keser ve Şâmil Yılmaz ile konuştuk.

‘DANSÖZÜN HİKÂYESİ GÖVDESİDİR ÇÜNKÜ’

DANSÖZÜN HİKÂYESİ GÖVDESİDİR ÇÜNKÜ’

Gülin Dede Tekin

Ocak 2020

Sezonun fısıltı gazetesi ile gitgide yükselen yıldızı ‘Dansöz’ü, Sezen Keser ve Şâmil Yılmaz ile konuştuk.

Suratımıza tokat gibi çarpan oyunların ekibi Ankaralı ‘Mek’an Sahne’, bu yıl Kadıköy Theatron’un yapım desteği ile İstanbul tiyatro hayatının bir parçası olarak karşımıza çıktı. Öteki olanı, ötekileştirileni, yok sayılanı, üzerine konuşulmak istemeyeni sokağın ruhuyla anlatan, ‘Artık Hiçbi'şii Eskisi Gibi Olmayacak Sil Gözyaşlarını (Avzer)’, ‘Seher ile Ali’ ya da ‘Kadınlar, Aşklar, Şarkılar’ gibi üzerimizdeki etkisini hala koruyan metinleri kaleme almış bir yazar Şâmil Yılmaz. Bu defa, Yılmaz’ın hem yazıp hem yönettiği, dramaturjisini Ozan Utku Akgün’ün yaptığı Dansöz’de Sezen Keser’in performansı ile Ankara’nın göbeğinde bir pavyondaki bir dansözün sesi oluyor ekip. Ağırlaşmış, tutuk bedeni oryantal ile tanışınca hafifleyen, annesinin bile kendisine sarılmadığı, yalnız büyüyen Meryem’in sesi… Meryem’in, Mısır’lı oryantal Haifa ile tanışmasıyla hayatına gelen anlama, sevgiye şahit olurken oryantalin felsefesine de kapıları açıyor metin. Bu felsefe ile hikâyeye dâhil olan ‘bakmak’ konusu da oyunun iskeletini oluşturuyor. Dans ederken seyirciye, ‘Sizle bi’ işim yok ki benim. N’apayım sizi görüp?’ diyen Meryem’i bakmaya zorlayan, annesi, sevdiği Murat ve patronu İhsan, yaptığı işe tutkuyla bağlı olan kadını günden güne kimine göre bir başkaldırıya, kimine göre bir cinnete sürüklüyor. Meryem’in hikâyesini anlatırken yine toplumsal yaşamdaki ilişkilerin acımasızlığını da metne yansıtmış, kadına, zayıf olana ve hayvanlara gösterilen şiddeti ve baskıyı sarsıcı ama sakin bir dille kelimelere dökmüş Yılmaz. Sezen Keser’in seyirciyi arabesk bir yöne kaymadan bir saat boyunca koltuğuna mıhlayan ve boğazında yutkunamadığı soluğu ile baş başa bırakan performansı bu oyunun gücüne güç katan unsurlarından biri. Polisler gelmeden aktarılmaya çalışılmasından belki de hikâye biraz hızlı aksa da metnin derinliği ve çok katmanlılığı, kolaycılığa kaçmayan, dansı hikâyenin bir parçası haline getiren rejisi ve bakışlarıyla delip geçen Keser’in performansı ile ‘Dansöz’ bu yılın en çok konuşulan işlerinden biri olacak şüphesiz ki.

Dansöz’ü kaleme almanın, seyirci ile buluşturmanın yolu nasıl açıldı?

Şamil Yılmaz: Oryantalin sahnede teatral olarak etkileyici olabileceğine dair fikir ilk Sezen’den çıktı. Tabi sahnede oryantal fikri üzerinden bir evren kuramıyorsunuz. Onu benim meselem haline getirebilecek aralığı araştırmaya başladım. Murathan Mungan’a bahsettim projeden. O bana oryantaldeki ekollerin kapısını açtı. Bir Mısır ekolü var. Seyirci ile kurlaşmadan, herhangi bir erotik ilişki kurmadan, bakışı çağırmadan, bedenin cinsel imasını mümkün olduğunca minimumda tutan bir ekol. Bir de “Çingene dansı” dedikleri, daha çok düğünlerde, kutlamalarda, televizyonlarda gördüğümüz bir dans etme biçimi var. Murathan bunları anlatınca küçük bir aydınlanma yaşadım: Bakış meselesi tam olarak bu hikâyeyi anlatmamı sağlayacak felsefi zemini kuruyordu. Bir tarafı ile tiyatroya içkin bir mesele. Tiyatronun da temel meselesi bakış. Oyuncunun ne yaptığı, malzemesinin ne kadarını gösterdiği, oyun alanının bakışa ne kadar açıldığı... Bütün bu katmanlar hep bizim meselemiz aslında. Çünkü iyi hikâye anlatmak demek bir tarafı ile bütün o düzeyleri iyi inşa etmek demek. Bizim meselemiz Meryem’in hikâyesiydi. Meryem’in hangi sınıfa ait olduğu belli. Nasıl bir çevrede yaşadığı, yaşadığı dönemdeki Türkiye’nin geçirdiği değişim de belli. Çünkü bir taraftan da pavyon üzerinden bir modernizasyon sürecini anlatıyoruz. Aşağı yukarı Türkiye’deki bütün pavyonlar bir dönem tabelalarını indirdiler ve turistik ‘Night Club’ tabelaları asmaya başladılar. Bu, içerideki mekânsal düzenlemeyi de, programları da değiştirdi.

Ankara pavyonları ile de meşhur malum. Sizin için Ankaralı olmanın bu yazımda etkisi oldu mu?

Şamil: Ömrümde hiç pavyona girmedim. Ama bir yıl Konur Sokak’ta bir tiyatro işlettik. Yan tarafımızda bir pavyon vardı. Çok içli dışlıydık onlarla. Samimiyet anlamında değil ama. Bizim alanımızı işgal etmeye dönük güçlü bir irade taşıyorlardı. O ara şunu fark ettik: Genelde pavyon belgesellerinde vs. gördüğünüzde ışıltılı bir dünya açılıyor önünüze. Tamam, bir kültür var orada ama entelektüel bilinç için onu bir sulandırıp çekici hale de getiriyorlar. Öyle değil ama. Bir saate kadar orası normal bir gece kulübü gibi işliyor, sabaha karşı ise Teksas’a dönüşüyor. Müşteri ile çıkmak istemeyen kadınları döverek arabalara tıkıştırdıklarını görüp müdahale edemedik. Ortalık bir karışıyor, çuvallarla silahları yükleniyorlar. Çok kirli ve karanlık bir dünya aslında. İçeri girmeden dışarıdan tanıma fırsatımız oldu yani.

Meryem’in nasıl bir hikâyesi var?

Sezen: Talihsizliğe doğmuş bir çocuk. Çocukluğunda hep yalnız kalmış. Annesi pek yanında yok. Yaşadığı mahalle annesini de onu da dışlıyor. İnsanlarla temas etmediği için ağır bir çocuk. Sonra duyduğu bir müzikle hayatı değişiyor, hafifliyor. Kendi içinde keşfettiği şey ona yol arkadaşı oluyor, yalnızlığına da çare oluyor. Ona oryantalin ritüel kökenleriyle bir bağ kurmayı öğretecek olan Haifa ile tanışmasıysa her şeyi değiştiriyor.

Şamil: Annesinin pavyonda çalışmasından dolayı mahallede dışlanmış. Kendi sınıfının bile dışına sürülmüş bir çocuk yani. Bedeninde bir ağırlıkla yaşamaya başlıyor. Kimseyle konuşmuyor. Bedenimizi başka bedenlerle tanıyoruz. Başka bedenlerle iletişim içine girmezsek bedenimize yabancılaşıyoruz. Meryem’inki biraz öyle bir ağırlık. ‘Yer tutmuş, toprak çekmiş’ gibi diyor. Birinin tutup yukarı çekmesi lazım haliyle bu çocuğu. O çekiliş anı da oryantal müziği duyduğu an. O andan sonra bir hafifleme süreci başlıyor Meryem için. Birçok kız çocuğunun geçtiği bir yol muhtemelen. Oryantal, kendi kendine dans etme, annenin kıyafetlerini giyme... Sezen çok anlattığı için biliyorum bunları da. O yoldan yürüseydi belki Meryem için her şey daha kolay olurdu. Bir yaşa kadar dans edecekti. Bir yaştan sonra annesi yeteneğini fark edecekti ve pavyona götürecekti. Haifa ile yolu kesiştiği anda dramatik anlamda bir baht dönüşü gerçekleşiyor bu çocuk için. Orada oryantalin felsefesi de içine yerleşmeye başlıyor. Oryantal ritüel köklerinde başka gözler için yapılan bir şey değil. Hep kendi bedenini tanımak için, oradaki başka kapıları açmak için girdiğin bir yol aslında. Oryantali böyle bir yerden tanıdığında, Meryem için karşı tarafla bakış ilişkisi kurmak zor hale gelmeye başlıyor. Hikâye de buradan açılıyor.

Oyundaki yer yer duygusal, yer yer de oldukça sert olan kırılma noktalarını, baht dönüşlerini belirlerken nelerden beslendiniz? Metni tek tek masaya yatırdığımızda ülkenin küçük bir özeti gibi de aslında.

Şamil: Hikâyedeki sertliği ister istemez içinde geçtiği mekân belirliyor. Biraz önce anlattığım, pavyonla dip dibe bulunma halimiz aslında hikâyeyi hangi dilden anlatacağımı hazır biçimde önüme koymuştu. Biz o damara yerleştik. Ama onun dışında ülkenin bir özeti olma hali bütün oyunlarımızda var. O konuda yavaş yavaş ustalaşmaya başladık gibi. Çok temelde önümüze bir hikâye aldığımızda kendimize şunu hatırlatıyoruz, bizim yapmak istediğimiz ya da yapmamız gereken şey her zaman bir hikâye anlatmak olmalı. Bu hikâyenin geçtiği bir toplumsal fon var. Bu fon arkada akacak biz o fonun öndeki karaktere ne yaptığını araştıracağız. Bir kere yolu buradan tarif ettiğinizde diğer taraf kendiliğinden işlemeye başlıyor. Toplumsal bir meseleyi anlatmak için bir karakteri bahane etmiyoruz. İyi kurulmuş bir karakterle yola çıkıyoruz. Arkadaki toplumsal mesele kendiliğinden gelmeye başlıyor zaten.

Sezen: Gittikçe katmanlandı aslında metin. Meryem’in hikâyesini ilk tasarlamaya başladığında Şâmil’in aklında sevdiğimiz bir işin eziyete dönüşmesi gibi bir mesele vardı. Bu onun için de benim için de gündemde olan bir durumdu. Bence bu ülkede yaşayan birçok insan bu hissi biliyor zaten. Meryem için bu eziyetin yolu ‘bakma, bakış’ ile açılıyor, buradan başladık. Sonra gördük ki bu bakma hali de içinde bir sürü katman barındırıyor. Buradan başlayarak gittikçe katmanlaştı hikâye. Kadına geldi, bedene geldi, oyuncunun bedenine geldi. Şiddete, kadına şiddete geldi.

Hikâyedeki sertliği içinde bulunduğu mekân belirledi dediniz. Peki, şiddetin sahnedeki ifade biçimine bakışınız nedir?

Şamil: Bütün oyunlarımızda aşağı yukarı bir şiddet hattı var. Hayata ait bir şey, onun hikâyesi de anlatılmak zorunda. Benim kişisel olarak orada dikkat ettiğim nokta şiddet dengesini iyi kurmak oluyor. Eğer bir şiddet hattının içerisine giriyorsam onun altı bir düşünsellikle dolmak zorunda. Belirli düşünce hatları içerisinde şiddeti çevreleyen bir düşünce atmosferi oluşuyor ve onun içinden şiddetle karşılaşıyorsunuz. Şiddete maruz kalmıyorsunuz. Şiddetin açığa çıkardığı bir düşünce var onunla hasbihal oluyorsunuz aslında. Bunun dengesini kurabildiğim her an benim için şiddet pornografisinin dışında. Çünkü şiddet pornografisi çok edilgen bir biçimde karşısına alır, tıkar ve o tıkandığınız şekilde kalırsınız. Biz özellikle oyundaki dengeleri kurarken buna çok dikkat ettik. Oyunda şiddetin en fazla yükseldiği an herhalde final anı. Ghost’un başından kalkıyor, koridora girip yaklaşık 9 kişiyi öldürüp en sonunda seyirciyle karşılaşıyor. Oraya girdiği ilk andan beri bir dans izliyoruz aslında. Oranın bir koreografisi var. Alttan alta oryantale ilişkin, Meryem’den alınan şeye ilişkin bir hikâye akıyor orada. Bütün bedeninde, hareket etme biçiminde... Aslında ondan çalınan, alınan şeyin bedelini ödetiyor o son şiddet sahnesinde. Oryantal, kanla, intikamla, bir çeşit şiddet ritüeliyle kesişiyor. Bir öz savunma biçimi de aynı zamanda. Ondan koparılan bir şeyi başka bir biçimde geri aldığı bir an benim için orası. Hayvanlara ilişkin şiddet anları her zaman bu mahreme tecavüz fikri ile koşut olarak gidiyor. Açıkça söylemek gerekiyorsa Meryem’in o yola girmesi, bütün o adamları temizlemesi benim içimi çok soğutuyor. Biliyorum ki birçok kadın seyircinin de soğutuyor. Yaşadığı şey bir cinnet anı değil benim için, baya bir şeyin bedelini sert bir iradeyle ödetme anı. Bir tarafıyla tıkır tıkır işleyen bir zihin de orada.

Sezen: Birilerine fazla gelebilir tabi ki ama hem metin tasarımında hem de sahnede anlatılış tasarımlarında incelikle çalıştık. Seyircinin maruz kaldığını hissettiği bir şiddet anlatısı yok oyunda. Seyircide -bir yandan oyunu izlerken bir yandan da oyundan kopmadan- açmak istediğimiz düşünce hattında bir yere anlatıyor aslında Meryem birçok şiddet hikâyesini.

Meryem’e dönüşme hikâyeni de anlatabilir misin?

Sezen: Fiziksel net bir isteri var Meryem’in; Bir dansçı bedeni. Ne olursa olsun yıllardır dans eden, oryantal yapan bir kadın. Ait olduğu yer de sahne. Oranın kodlarını biliyor. Ben de her gün dans çalışıyordum. Üç kere dans dersine gittim, sonra hoca, ‘Bence artık gelme, sen dans edebiliyorsun, hareketleri biliyorsun, artık senin sürekli çalışarak Meryem’in nasıl dans ettiğini ortaya çıkarman gerekli’ dedi. Uzun süre dans edebildiğime ikna olmadım. Sonra Meryem’in yolundan gittim. Meryem nasıl kendi içinden çıkardıysa dansı, ben de yapabilirim dedim. Kendi kendime sürekli dans ettim. Sonrasında koreografileri oluştururken de şuna dikkat ettik; Dans partisyonlarının hiçbiri şu anda sahnede bir oyuncu dans ediyor gibi tasarlanmamalı çünkü hala hikâye akmaya devam ediyor. Siz dans başladığı andan itibaren oyunun devamını, bir parçasını izliyorsunuz.

Şamil: Çok riskli bir şey yaptığımızın farkındaydık. Oyunun adı dansöz ve yarı çıplak bir kadın sahnede. Bakışla kuracağımız ilişki bizim için her zaman çok tedirgin ediciydi. Dansöz dediğimiz kimlik, üzerine çok negatif yatırım yapılmış bir şey. Haliyle oyuncuyu sahnede çıplak bir şekilde oryantali icra ederken bırakmak çok zorlayıcı bir şey. O bakış açlığı denilen şeyi çirkin bir yerden de besleyebilecek bir tuzak var orada. Şöyle bir yöntem bulduk, Meryem’in her dans ettiği an devam eden bir hikâyenin parçası.  Murat’a bakarak ilk dans ettiği anda bir hikâyeyi izliyorsun. Bir kadının âşık olduğu adama yaklaşma hikâyesi. Neyi nasıl yaptığından ziyade onun duygusu, temsil ettiği şey çok daha önemli hale gelmeye başlıyor. Dans etmiyoruz, tiyatronun içinde kalıp bir hikâye anlatmaya devam ediyoruz aslında. 

İzlerken nasıl dans ettiğine odaklanmıyor insan.

Şamil: En çok onunla övünüyorum becerdiğimiz şeylerde sanırım. Keza ilk kez seyirci ile göz göze gelerek dans edişinde, dans becerisi, hüner gibi şeylerin hepsi ufukta bir yerde kaybolmaya başlıyor. Seyirci bu aralıkta asılı kalsın istedik. “Sana bakamayacağın bir şey izleteceğiz.” Bütünüyle düşünsel olarak bakışa teslim edilmiş bir oyun var fakat oyunun gizli niyeti şu, oyunun izlendikçe flulaşması ve seyirciden uzaklaşması. Seyircinin bakamayacağı bir yere doğru hareket etsin Meryem, hep bir tarafıyla görülemez kalsın. Oyunda yaratmak istediğimiz etki buydu.